KAVADARLI                                                      İletişim: guven@kavadarli.com 

        www.kavadarli.com

MONKEY BUSINESS  21 Mart 2009

     Geçtiğimiz günlerde ülke gündemi TÜBİTAK ve Darwin skandalı ile epeyce meşgul oldu. Bilindiği gibi Bilim ve Teknik dergisinin Darwin kapağı kurumun tepesindekiler tarafından uygun bulunmayarak değiştirilmişti.

        Önce TÜBİTAK'ın nasıl adım adım siyasete alet edildiğini özetleyen bir yazı yazayım dedim ama sonra buna gerek olmadığına karar verdim. İş işten geçtikten sonra neye yarar ki?

        En acı gerçek ise, daha iş işten geçmeden medyadaki sorumluluk sahibi bazı yazarların kamuoyunu gidişat hakkında üzerine basa basa zaten ikaz etmiş olmaları. Ne yazık ki o zaman hükümetin uygulamalarına gerektiği kadar yüksek sesle kolektif bir tepki gösterilmemişti.

        Başbakanın 2003 yılında kendisine danışılmadan TÜBİTAK başkanı seçilmesine bozuk atarak hazırlattığı "Başkan ve 6 üye bir defaya mahsus olmak üzere başbakan tarafından seçilir" şeklindeki değişiklik tasarısı, 2008 yılında cumhurbaşkanı tarafından onaylandığında, "Türkiye'ye demokrasi geliyor" şarlatanlığı doruk noktadaydı.

        Tabi ki özerk bir kurum olan TÜBİTAK'ın başkanını seçerken başbakana danışmak gibi bir zorunluluğu yoktu. Diyelim ki başbakan haddini bilmeyerek bilime de siyaset karıştırmak istiyordu. Peki kuruma atamak istediği isimler neden "Bizim kafa yapımız böyle bir kurumda çalışmaya uygun değil, biz bunu hak etmiyoruz" diyerek kendisini uyarmadılar? Bu erdemi göstermek çok mu zordu?

        Bu erdemi gösteremeyen isimlerden olan TÜBİTAK başkan yardımcısı Prof. Dr. Ömer Cebeci, Bilim ve Teknik dergisinin yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman'a, "Darwin Türkiye'nin içinde bulunduğu hassas ortamda provokatif bir konu" diyerek "böylesine hassas bir konuda yanlış sezgilerle hareket ettiğini" söylemiş. Bilimsel bir kurumun başındaki kişilerin bilimin yanında yer almaktan başka bir önceliği olabilir mi? Aksini yapmak bilime ve oturdukları o koltuğa ihanet değil midir?

        Türk halkı, doğumunun 200. yılı şerefine Darwin'in bilimsel bir dergiye kapak yapılmasına karşı çıkacak kadar zavallı mı? Tabi ki değil. Ama aynı savunmayı bugünlerde ülkenin ve çoğu kurumunun tepesindekiler için ne yazık ki yapamıyorum.

        Hele TÜBİTAK'ın geçenlerde yaptığı ve içeriği Dr. Atakuman tarafından bir kez daha yalanlanan açıklamaları utanarak takip ettim. Diğer erdemleri geçtim, bari söylediklerinizin arkasında dürüstçe durma ve gerçek yüzünüzü herkese gösterme erdemine sahip olsaydınız!

        Bir başka tuhaflık da her fırsatta Avrupa Birliği'ne girmekten bahseden başbakanın TÜBİTAK'a atadığı ismin, dokuz sene Suudi Arabistan'da öğretim üyesi olarak çalışmış olması. Madem ille de atama yapma hevesindesiniz, hiç mi Avrupa kültürü almış akademisyen yoktu elinizin altında?

        İktidar ve kadrolaştığı kurumlar her zamanki taktiklerini bir kez daha sergilediler. Kendileri gibi olmayanları bezdirmek, kamuoyundan gizli değişimleri yapmak, eğer herhangi bir olay basına sızarsa gelecek tepkinin büyüklüğüne göre geri adım atmak. Ne zamana kadar? Elbette çok fazla muhalif sesin çıkamayacağı gelecekteki bir tarihe kadar.

        Neticede Dr. Atakuman ve kurumda hala mevcut kalmayı başarmış onun gibi diğerleri daha ne kadar dayanabilecekler ki? Onlar da ayrıldıktan sonra kamuoyuna TÜBİTAK içerisinde olup bitenleri kimler duyuracak peki?

        Yazıyı son bir soruyla bitireyim. Maymundan gelebilme ihtimaline karşı bu kadar toleranssız olanlar, kendilerini maymunlara güldürecek hale getirdiklerinin farkındalar mı?

 

MİRAS  18 Mart 2009

     Türk futbolunun ilerde adını saygıyla anmayacağı yöneticilerinden Ergun Gürsoy geçenlerde bazı açıklamalarda bulundu. Beşiktaş'ı şerefli ikincilikler tanımını kullandığı için "fakir edebiyatı" yapmakla itham etti ve ekledi: "Bunlar hoş şeyler değil."

        Şimdi burada kendi camiasına ait kişilerin 1986-87 sezonunda oynanan meşhur Malatyaspor-Beşiktaş maçından önce yaptığı hoşlukları uzun uzadıya tekrarlayacak değilim. Futbolsever olup da sportmenlik düşmanı bu hikayeyi bilmeyen yoktur zaten. Yaptıkları hoşluk sayesinde Malatya trafiği yeni otomobiller kazanmıştı.

        Gürsoy bugüne kadar kimsenin kendisine teşvik konusunda soru sormaya cesaret edemediğini de belirtmiş. Herhalde çekinmişlerdir. Eğer internette adını ve teşvik kelimesini beraber aratırsa insanların kendisi hakkında gerçekte ne düşündüğünü öğrenebilir.

        Kendisini direkt olarak hiçbir şeyle suçluyor değilim. Ama benim kuşağım Ergun Gürsoy adını futbol dünyamızda dolanıp duran "içi para dolu çanta" dedikodularıyla beraber öğrendi. Beşiktaşlı olsun, Galatasaraylı olsun fark etmez, hiçbir taraftar artık onun tarzında yöneticileri kulüplerinde görmek istemiyor.

        Herkesin bu dünyaya bırakacağı tek gerçek mirasın geride kalacak adı olduğu düşünülürse, Ergun Gürsoy en büyük kötülüğü aslında kendine yapmıştır. Biz futbolseverler her zaman onun adını Türk futbolunun tekrarlanması istenmeyen olayları ile beraber anacağız. Ve ne zaman bir yerlerde bir bond çanta görsek onu hatırlayacağız. Buna söz veriyoruz.   

AKIŞKAN DÜŞÜNCELER  3 Mart 2009

     Üniversite öğrencileri arasında yaygın olan bir anekdot vardır. Rivayet odur ki hocanın biri finalde "Risk nedir?" diye sormuş. Öğrencinin biri de "Risk budur" diye yazıp vermiş kağıdı. Neticede tam not alarak geçmiş.

        Bana kalırsa eğer bir eğitim sisteminde öğrenciler, kahveden alınıp getirilen herhangi birinin mentalitesi ile sorulara cevap vermeye başlamışsa orda problem var demektir.

        İktisat, işletme ya da ekonomi bölümlerinden birinde sorulduğu kuvvetle muhtemel olan bu sorunun benzerlerinin diğer branşlara uyarlandığını düşünelim. Duydukları hikayeden ilham alan yurdum öğrencilerini dizginlemek ne mümkündür.

        Psikoloji sınavında "Kime psikopat tanısı konur?" diye sorulduğunda, biri sınavın ilk dakikasının sonunda kalkıp da hocaya sağlam bir kafa oturtursa ve "Bana konur. Adım kağıtta yazılı, sonuçlar açıklandığında 100 görmezsem karşısında yedi ceddini dümdüz ederim" dese, bunun suçlusu kim olur?

        Anatomi finalinde "Erkek üreme organını anlatınız" sorusuna, delikanlı bir öğrenci kardeşimiz "anlatılmaz yaşanır" diye cevap vererek hocasının üstüne atlasa yakışık alır mı? Hem böyle bir soru, kız öğrencilerin pratik cevap verme yolunu baştan kapatarak açıkça cinsel ayrımcılığa girerdi. Kız öğrenciler harıl harıl cevap yazmaya çalışırken, erkekler hocalarına cevaplarını bizzat iletsinler, bunun adı eşitsizliktir!

        Ne yazık ki mühendislik öğrencilerinin böyle pratik cevaplardan medet umma şansları daha az. Makine Elemanları dersinin finalinde "cevap budur hocam" diyerek sınav kağıdına piston sarıp verseniz, o piston uygun bir tarafınıza iade edilir.

        Makine mühendisliği öğrencisi olarak zamanında bizzat birkaç kere boş kağıt vermişliğim vardır. Şimdi hayıflanıyorum kendime. Girdiğim ilk Akışkanlar Mekaniği finalinde "Su gelir güldür güldür, hocam sen beni güldür" yazsam belki de hiç eziyet çekmeden ilk seferde halledecektim o dersi.

        Akışkanlar Mekaniği demişken kendisine sorarsanız dini bütün hocamız, o tarihte henüz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan mevcut başbakanımız tarafından İtfaiye Müdürü olarak atanmıştı. Sonra da Levazım sitesindeki yangında merdiven yetmezliğinden ölen iki hostes için "şarap içiyorlarmış" demiş, tanker yangınında uygunsuz üniforma yüzünden ölen itfaiye erlerinin kaderini de milli piyangodan ikramiye çıkmasına benzetmişti. Genel olarak şaka gibi bir insandı kendisi. Tatsız bir şaka.

        Gazeteci Hasan Pulur Olaylar ve İnsanların Peşinde Bir Ömür kitabında, Levazım yangını sonrası belediye başkanı ile yaptığı telefon konuşmasından da bahseder. "Siz" diye hitap ettiği istikbalin Davos fatihinin kendisine sürekli olarak "sen" diye cevap verdiğini ve itfaiyeye merdiven almanın bürokratik zorluklarından söz ettiğini anlatır.

        Değiştiğini iddia eden başbakan, yaptığı atamalardan kullandığı üsluba kadar o zamandan beri aynı zihniyette devam ediyor. Aslında değişen tek şey gittikçe yükselen siyasi ünvanı.

        Acaba zamanında İmam Hatip'te okurken bir din bilgisi sınavında "Takiyye nedir" diye sorulmuştu da, başbakan upuzun cevabını vermeye hala devam mı ediyor?   

 

Mart 2009 / www.kavadarli.com