AKIŞKAN DÜŞÜNCELER - 2 29 Ağustos 2009
Son günlerde yaşanan bazı
gelişmeler karşısında düşünceler kafamın içinde bir kez daha debisi yüksek
bir nehir gibi akmaya başladılar. Böyle zamanlarda en doğrusu onları yazıya dökerek kurtulmak oluyor. Türkiye'de gerçekleşen absürd olayların sıklığı
dikkate alınırsa bir dahaki debi yükselişi de çok uzakta olmasa gerek.
Roman Polanski'nin yönettiği 1974
tarihli sinema klasiği Çin Mahallesi (Chinatown) filminin yozlaşmış
karakteri Noah Cross, detektif J.J. Gittes'e bir sahnede şöyle der:
"Politikacılar, çirkin binalar ve fahişeler eğer yeteri kadar uzun
dayanabilirlerse saygınlık kazanırlar". Ülkemizde bu gruba teröristler de
dahil edilmek üzere. Hükümetin halka mesajı "Türkiye hakkında hoşunuza gitmeyen herhangi bir konu
varsa silahlanıp terör yaratınız. Eğer
yeterince uzun süre dayanırsanız sizi de kaale alabiliriz"
şeklinde mi acaba? Demek ki hep uslu kalırsanız avcunuzu yalarsınız, en doğrusu sonradan uslanmak.
Vatan topraklarında gerçekleşen kaza
kombinasyonlarına bu hafta bir yenisi daha eklendi: Tren ve iş makinesi...
Maalesef beş insanımız hayatını kaybetti. Ahirete Ulaştırma Bakanı
Binali Yıldırım dalya demeye doğru azimle ilerliyor. Bakanlığın internet
sitesi için bir önerim var. Bazı alışveriş merkezlerinde ya da meydanlarda
elektronik sayaçlar bulunur. Bunlar dünya nüfusundaki artışı her saniye
tahmini olarak gösterirler. Ulaştırma Bakanlığı'nın sitesine de
giderek azalan bir Türkiye nüfusu sayacı eklenebilir. Her tren yolcusu bir
gün ölümü tadacaktır.
Başbakan, geçenlerde yaptığı bir
konuşma sırasında kendisini protesto eden vatandaşları kast ederek:
"Bazıları demokrasi adına bunu değerlendiriyor. Demokrasi bu kadar ucuz
değil, kusura bakmayın. Ben provokatöre demokrat diyemem" şeklinde buyurdu.
Duyar duymaz aklıma zamanın Refah Partisi İstanbul İl Başkanı'nın kürsüye
çıkıp ideolojik yapılanmadan uzak (!) çember sakallı dinleyicilerine yaptığı
"bu millet istedikten sonra tabi laiklik gidecek" konulu konuşma geliverdi.
Ardından da son seçim döneminde yine başbakanın kendisini demokrasi
savaşçısı olarak lanse etmesini anımsadım. Bu üç söylemin de aynı kişiye ait
olması rasyonaliteye sığmadığından dolayı beyin hücrelerimi
zorladıkça zorladım ve sonunda gerçeği keşfettim: Recep, Tayyip ve Erdoğan
tek isim kullanarak ülkeyi idare eden birbirlerinden zıt karakterli üçüzler
aslında!
Bu keşfim başbakanın neden ısrarla
herkesten üç çocuk istediği muammasını da aydınlatıyor bir bakıma. Üçüzler
herkesten üçüz istiyorlar. Amaçlarına ulaşmadan da gitmeye niyetleri yok.
Anlayacağınız bu iktidardan kurtulmak için en kısa yol herkesin
bir an evvel üçüz
doğurması. Yıllardır dokuz doğuran bir millet için bu çok da zor olmasa
gerek!
AĞA EĞLENİYOR BİZİMLE 20 Ağustos 2009
Bugün okuduğum haberden
sonra bir kez daha üzülerek fark ettim ki,
Türkiye'nin en başarılı olduğu alan dürüst vatandaşlarına kendilerini kötü hissettirmek.
Habere göre yıllardır inşaat
sektöründe yer alan Ali Ağaoğlu öyle
itiraflarda bulunmuş ki, açıklamalarının içeriğiyle yüzsüzlüğü şok
yaratma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar.
Ağaoğlu 1970'li yıllarda insan
hayatını hiçe sayarak kondurduğu binaların tüm foyalarını ortaya dökerken,
her zamanki bildik mazeretin arkasına sığınmıştı: "O zamanlar herkes böyle
yapıyordu."
Böyle ilkokul çocuğu seviyesinde mazeret olmaz. Madem Ağaoğlu sektörün
zaaflarının farkındaydı, o zaman onurlu davranarak inşaat işine hiç
girmeseydi. Bina yapmaya mecbur muydu? Kendisini zorlayan mı vardı?
Üstelik yine haberde yer aldığına
göre Ağaoğlu yeniden yapılandırma önerilerinde bulunmaktan da geri
kalmamıştı. Aynen barış için öneriler sunmaktan çekinmeyen bir terör örgütü
lideri gibi.
Öyle ya, Türkiye'de dün yoktur ne de
olsa.
Çok merak ediyorum, skandal
boyutundaki bu açıklamalarından sonra savcılarımızdan biri harekete geçecek
mi? Aralarından birinin hemen bugün Ağaoğlu hakkında suç duyurusunda
bulunması gerek. Tüm zamanların en kolay davası olur. Ağaoğlu lafı bir
şekilde çevirse bile, geçmişte yaptığı binaların adresleri belli. Gerekli
incelemeler yapılarak binaların durumları mahkemeye delil olarak
sunulabilir.
Ağaoğlu da bahsettiği "herkes"
kimlerse, onların isimlerini de mahkemede açıklama fırsatına sahip olur.
Aynı şekilde o sahıslara ait binalarda da gerekli incelemeler yapılarak
herkesin ipliği pazara dökülebilir. Ama yetkili birilerinin hemen bugün
harekete geçeceklerine dair de pek umudum yok açıkçası.
Öyle ya, Türkiye`de bugün yoktur ne
de olsa.
Benzer hayal kırıklıklarından birini
bu transfer döneminde gerçekleşen
Mehmet Topuz olayı sırasında yaşamıştım. Tahkim Kurulu eski başkanı
Türker Arslan'ın olan bitenle ilgili açıklamalarını dinlerken, beni dumura
uğratan bir
itiraf da ondan gelmişti. Zamanında Adana Demirspor'da oynayan Fatih
Terim'i Galatasaray için havaalanından kendisinin kaçırdığını
söyleyivermişti. Onun da mazereti aynı idi: "O dönemde Türkiye'de transfer
işi böyle yürüyordu."
Bunları söyleyen kişi bir hukukçu!
Herhalde bu yaptıklarının ödülü olarak da ilerleyen yıllarda Türk futbolunda
önemli mevkilere getirilmişti.
O halde neden Ağaoğlu'nun yüzsüzce
geleceğe dair yeni projeler önermesinde bir tuhaflık olsun ki? Di mi ama?
Pardon! Yanlışlıkla gelecekten
bahsettim. Unutmuşum...
Öyle ya, bu koşullarda Türkiye'nin yarını yok ne de olsa.
HER ŞEYE RAĞMEN 19 Ağustos 2009
Hafta başında Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda Goran Bregoviç konserindeydik. Sanatçı,
Arizona Rüyası ve
Çingeneler Zamanı filmlerinden bazı parçaların yanı sıra, Sezen Aksu ve
Candan Erçetin tarafından Türkçe'ye uyarlanan ünlü şarkılarından ve yeni
bestelerinden oluşan güzel bir repertuar sundu müzikseverlere.
Konser güzeldi ama konser alanı problemliydi. Çevrede devam eden inşaat çalışmalarından dolayı tiyatroya
giriş zorunlu olarak değiştirilmişti. Konser sırasında arka blokların ön
sıralarında oturanların hali dumandı. Önlerinden yuvalarına yem taşıyan
karınca sürüsü gibi aynı hat üzerinde sürekli birileri gidip geliyordu.
En kötüsü ise sahne arkasına denk
düşen taraftaki gece kulübünden gelen yüksek volümlü müzik sesiydi.
Seyircilerin keyfinin baltalanmasını geçiyorum, sahnedeki müzisyenlerin
bundan olumsuz etkilenmemeleri mümkün değil. Bu koşullara sahip bir yere
ilerde tekrar konser vermeye gelmek istemeyebilirler. Neticede kaybeden yine
Türk sanatseverler olur.
Kısacası şu sıralar Türkiye'de keyifle konser dinlemek bile efor sarf etmeyi gerektiriyor. Ama tüm aksiliklere inat güzel anıları zihinlerimize kazımayı başardık.
Ağustos 2009 / www.kavadarli.com
KAVADARLI
İletişim:
guven@kavadarli.com