GÖZÜMÜZ AYDIN!  25 Nisan 2009     SharePAYLAŞ

Beyaz     Yetki sahibi veya sade vatandaş olsun fark etmez, insanların pek çok şeyi görmezden geldikleri bir ülkede yaşıyoruz. Medeni ülkelerde hesabı sorulan suçlar, görevi kötüye kullanmalar, ihmaller ve sorumsuzluklar bizim ülkemizde çoğunlukla yapanların en fazla Allah'a havale edilmeleri ile neticeleniyorlar.

        Küçücük kızları koruması gerekenler, onları taciz eden koca adamları kurtarmaya çalışıyorlar. Trafiği düzeltmesi gerekenler, gözlerinin önünde gerçekleşen trafik ihlallerine seyirci kalıyorlar. Bilimin sözcülüğünü yapması gerekenler, ona sırtlarını dönüyorlar. Futbolu temizlemesi gerekenler, taraftarları geçtik artık milli futbolcuları bile birbirleriyle gırtlak gırtlağa getiren "Amansız olun" dolduruşlarına kayıtsız kalıyorlar. Belediyelerin türlü çeşitli ihlallerinden o kadar çok vatandaş hayatını kaybediyor ki, artık bu olaylar neredeyse haber olarak bile görülmüyorlar. Halk gözünün içine baka baka takiyye yapan siyasetçilere göz yumuyor. Referandum devam ederken bazı maddeleri değiştiriliyor, belediye seçimlerine şaibe karıştı deniyor kimsenin umurunda değil.

        Bir devekuşu cumhuriyetinde yaşıyoruz adeta. Ama ülkemizin nevi şahsına münhasır başka bir özelliği daha var. O da lafları tersinden anlamak.

        Olan biten bunca kepazeliğe karşı artık gözlerini açmaları istenenler ne yaptılar dersiniz? Gidip adaletin simgesi olan heykelin gözünü açtılar! Tanrıça Themis'in gözlerindeki adaletin tarafsızlığını simgeleyen bağı çözüp, Anayasa Mahkemesi'ne ait yeni binanın önüne alaturka bir heykel diktiler. Bizim ülkemizde buna da şükür demek gerekiyor. Elindeki terazide de portakal tarttırabilirlerdi. Böylece tarafsızlığının yanı sıra dengesi de kaybolurdu adaletin.

        Jules Verne'nin 1971 yılında sinemaya da uyarlanan Dünyanın Ucundaki Fener romanında, sahte fener ışığı ile gemileri karaya oturtup sonra da yağmalayan korsanlara rastlarız. Malumunuz sahte Deniz Feneri ile masumları yağmalamak ülkemizde hala kullanılan bir yöntem. Şimdi ise korkumuz bir kat daha arttı. Ya gözü açılan adaletimiz de kendini sahte fenerin ışığına kaptırıp karaya oturursa, halimiz nice olur?

        Ama bana kalırsa yakın bir gelecekte Anayasa Mahkemesi'ni ziyaret edecek olanlar, yüzünü iki avucunun arasına almış bir heykel ile karşılaşabilirler. Çünkü ülkemizde yaşananlara şahit olmaya taştan yürekler bile dayanmaz.

Yazıcı dostu versiyon

 

 

UYANIŞ  15 Nisan 2009     SharePAYLAŞ

Beyaz     Belediye seçimleri iktidar için beklemediği bir oy kaybı ile neticelendi. Şaşırdılar çünkü bugüne kadar ne yaptılarsa aynısını yapmaya devam ediyorlardı. Oturup acaba neden oy kaybettiklerini düşünmeye başladılar. Ben kendilerine bir örnekle yardımcı olayım.

        Bir oda dolusu tenis topunuz olduğunu farz edin. Her sabah bir hırsız gelip tek bir tenis topunuzu çalıyor. Siz de her akşam yatmadan önce odayı kontrol ediyorsunuz. Bu şekilde günler geçiyor. Derken bir akşam tenis toplarınızın eksildiğine dair bir şüphe kaplıyor içinizi. Sayıyorsunuz ve pek çok topun kayıp olduğunu anlıyorsunuz. Peki ama neden daha önce değil de o akşam kuşkuya düştünüz acaba? Bir evvelki akşamla arada sadece tek bir tenis topu fark var aslında. O son tenis topunu bu kadar özel yapan nedir ki, kendinden öncekilerin yaratamadığı şüpheyi sizde yaratmayı başarmıştır?

        Bu testin birçok kişiye uygulandığını düşünelim. Elbette hırsızlığı fark edene kadar herkes için aynı sayıda tenis topunun eksilmesi beklenemez. Herkesin algı eşiği aynı değildir. Kimi diğerlerinden daha önce uyanacaktır kimi daha geç.

        İşte iktidara karşı Türk halkının yavaş yavaş uyanışı da bu örneğe benzemektedir. Türkiye Cumhuriyeti oda, kurumları da tenis toplarıdır. Üniversiteler, TÜBİTAK, YÖK, TRT, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve aklınıza gelen diğer tüm kurumlar...

        Kimisi daha ilk eksilen toplarda olayı fark etmiş ve mahalleyi hırsıza karşı uyarmıştır. Kimisi ise o zaman kulak vermediği uyarıları, kendisi için fark yaratan tenis topunun kaybolmasıyla beraber dikkate almaya başlamıştır.

        Örneğim iktidara oy kaybının nedenini anlaması için yardımcı olur mu bilemiyorum, pek de umursamıyorum. Kendi adıma, bir dahaki seçime kadar geçen her günde yeni mahalle sakinlerinin eksilen tenis toplarını fark etmelerini umuyorum. Neticede boş odayla yüzleşene  ya da eksilen toplardan biri kafasına çarpana kadar duruma uyanmayacak kaç kişi olabilir ki?

Yazıcı dostu versiyon

 

 

TEBRİK  14 Nisan 2009     SharePAYLAŞ

Beyaz     Türk siyasi tarihinin en büyük ayıbı devam ediyor. Yıllardır Türk halkıyla dalga geçen Melik Gökçek bir kez daha Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçildi. Kendisinin eşsiz bir özelliği var. Bir siyasetçide olmaması gereken niteliklerin tümüne birden sahip. Gökçek aleyhine köşesinde yıllarca sayısız belge sunmuş olan Emin Çölaşan'dan fazlasını burada yazmam mümkün değil. Zaten artık ciddi şekilde analiz edilemeyecek kadar absürd bir durumla karşı karşıyayız. Bari bir fıkra yazayım:

        Temel yolda yürürken şık giyimli bir kadın yanlışlıkla ayağına basmış. Canı yanan Temel kadına "eşek" diye bağırmış. Bu duruma sinirlenen kadın da Temel'i mahkemeye vermiş. Hakim Temel'i suçlu bulmuş ve "Evladım hiç bir hanımefendiye eşek diye hakaret edilir mi? Çok ayıp, hemen özür dile" demiş. Temel biraz düşünmüş ve hakime "Peki bir eşeğe hanımefendi denmesi suç mudur?" diye sormuş. Hakim "Hayır evladım olur mu öyle şey?" deyince, Temel tebessümle kadına dönüp "Özür dilerim hanımefendi" demiş.

        Ben ne diyeyim? Tebrik ederim beyefendi!

Yazıcı dostu versiyon

 

PATRON KİM?  2 Nisan 2009     SharePAYLAŞ

Beyaz     Ne zaman Türkiye'de birilerini değişimden bahsederken duysam içimi bir endişe kaplar.

        Türkiye'nin kendine has bir değişim anlayışı vardır. Bazen "Değiştim" diyenler değişmeyip ülkeyi kendilerine benzetmeye çalışırlar, bazense yıllardır aynı koltuğa yapışanlar topluma değişim vaat ederler.

        Genelde de değişime yanlış noktadan başlanır. Kulüp yönetimleri başarısızlıklardan sonra teknik direktör ve futbolcuları değiştirirler. Zamanında seçtikleri adamları daha sonra yollamaları aslında hatalarının açıkça itirafı olmasına rağmen, kendilerini değiştirmeyi düşünmezler.

        Bu yüzden Gazete Habertürk'ün "Türkiye'nin tek değişik gazetesi" sloganını yadırgamıyorum. Bir kez daha değişim kavramı ayaklar altına alınıyor.

        Söz konusu gazete teknoloji harikası matbaalara, yüksek baskı kalitesine ve farklı bir formata sahip. Hatta kullanılan teknoloji o kadar ileri ki, istenen kokuda sayfalar bile basılabiliyor.

        Peki Türk basınının gerçekten ihtiyaç duyduğu değişiklikler bunlardan mı ibaret? Değişime başlanması gereken noktalar bunlar mı? Yine meslek olarak sadece gazetecilik yapmayan bir patronla yola çıkanlar ambalajdan başka neyi değiştirebileceklerini sanıyorlar?

        Habertürk'ün patronu Turgay Ciner'in sahibi olduğu Ciner Grubu enerji, madencilik, tekstil, finans, ulaşım ve savunma sanayi alanlarında faaliyet göstermekte. Ciner'in son olarak grubuna kattığı Eti Soda Sanayi Üretim Tesisi açılışında yaptığı konuşmayı hatırlayalım:

        "Sayın Başbakanım, sizin ortaya koymuş olduğunuz vizyonla dünyanın tek çatı altında en büyük soda külü tesisinin açılış törenini şereflendirdiniz, teşekkür ederim"

        "Sayın Başbakanım vizyonunuz ve büyük düşünmenizle değişen yatırım iklimiyle şahsım adına, çalışma arkadaşlarım adına, bu tesiste çalışan emekçi arkadaşlarım adına teşekkür ederim."

        Bir iş adamının başbakana bu şekilde minnet duymasında sakınca yoktur ama bir gazete sahibinin duymasında elbette vardır.

        Bakalım Fatih Altaylı 25 Şubat 2009'da Habertürk internet sitesindeki sayfasında, Doğan grubuna atfen neler yazmış?

        "Gazeteler, gazeteciler ve gazete patronları gazetelerde, gazetecilikten başka iş kotarmaya soyununca sonu iyi olmuyor.
        Görüyoruz.
        Gazeteci sadece gazeteci olmalı.
        Gazete patronu gazetesinden sadece halk için gazetecilik yapmasını beklemeli.
        Gazeteci  güç simsarlığına soyunur, siyaset aktörü olmaya kalkarsa, gazete patronu kendini ülke yöneticisi zannedip siyaseti organize etmek isterse ve bu organizasyonu kendi ekonomik çıkarları için planlarsa gazete de biter, gazetecilik de.
        Tabii patron da."

        Katılmamak mümkün değil. Öte yandan görünen o ki Altaylı da bütün genel yayın yönetmenleri gibi kendi patronunu diğerlerinden ayırıp, ona gönül rahatlığı ile kefil olabiliyor. Ama biz artık bu filmi Kemal Sunal filmleri gibi ezbere biliyoruz. Bu gibi insanlar için gazeteler bir amaç değil sadece araç.

        Keşke Fatih Altaylı teknolojik düzeyi daha düşük ama tamamen bağımsız bir gazete çıkarmayı tercih etseydi. Diğer gazetelerden pahalı transferler yapmasına da gerek yoktu. Gazetecilik bölümü mezunu pek çok yürekli genç kendilerine bir fırsat verilmesi için sabırsızlıkla bekliyorlar. Değişimin doğrusu yeni isimlerle mi yapılır yoksa diğer gazetelerin eskileri ile mi?

        Yurt dışında bulunduğum için soda külü tesisinin açılış haber ve fotoğraflarının yer aldığı Habertürk gazetesini okuyamadım. Acaba yeni teknolojiyi kullanarak bu sayfaları bozuk balık kokusuyla mı bastılar? 

        Medyada tekrar güçlenen Ciner grubuna bundan sonra neler nasip olur bilinmez ama değişim adına bir kez daha boş vaadlerle kandırılmaktan dolayı benim gibi şişkinlik hissedenlere ancak soda içmek düşer!

   

Yazıcı dostu versiyon

 

 

 

 

Özel Arama

 

 

 

Anasayfa    Seyahat    Sinema    Beşiktaş JK    Radyo Nova    Çizgi Roman

 

Sitedeki yazılardan kaynak göstermek suretiyle alıntı yapılabilir.

Footer